İNSANDA BİYOKÜLTÜREL EVRİM
03 03 2013

İNSANDA BİYOKÜLTÜREL EVRİM

İNSANDA BİYOKÜLTÜREL EVRİM |  görsel 1

İlk insan veya insanlar nerede, nerelerde, ne zaman, kaç bin ya da kaç milyon yıl önce, nasıl ortaya çıkmışlardır? Ne şekilde yaşamışlar, nasıl beslenmişler, nerelerde barınmışlardır? Günümüzün modern insanı ile nasıl bir benzerlik vardı? Yoksa görünümleri farklı mıydı? Görünümleri ve zekâları farklı idiyse, bugünkü Homo sapiens evrimi ne kadar zamanda ve nasıl oluşmuştur? Bu konuda çalışan araştırmacı ve uzmanların somut bulguları getirdikleri yorumlar ele alınarak bu sorular yanıtlanmaya çalışılacaktır.

İnsanın nasıl tanımlanabileceği oldukça önemli bir sorundur. Çünkü bakış açısına göre yanıtlar değişir ve bakış açıları birbirine uymayanların yanıtları çok zaman birbirine yakın bile olmayabilir. Yüzyılın başlarında insanın çevreye uyum yeteneğinin, daha sonraki yıllarda düşüncesinin, 1950'li yıllarda alet yapımının, 1960'larda önce dilinin daha sonraları avcılığının, insanın diğer canlılardan farklı olan özellikleri şeklinde düşünüldü (Arsebük 1995a). Ancak insanın hayvanlardan farklı olan yalnızca bir özelliği olmadığı ve insanın pek çok yönüyle diğer hayvanlardan farklı, pek çok yönüyle de aynı olduğu kabul edinilebilir. Bedensel özellikleri göz önüne alındığında, insanın doğal olarak iki ayağıyla dik yürüdüğü, vücuduna göre büyükçe olan karmaşık bir beyine sahip olduğu, yassı bir yüzü ve diğer dişleriyle yaklaşık aynı boyda olan köpek dişleri bulunduğu söylenebilir. Ancak insanı insan yapan değerlerin başında insanın kültürel yetkinliği, soyutlama ve alet yapabildiği, belli kurallara göre bir dili konuşabildiği, besinini paylaşıp ve tinsel düşüncelere sahip olabildiği gibi özellikler taşıyan bir canlı olduğu görülür. (Arsebük 1999). Kısacası insanı tanımlamak için tek bir özellikten çok, özellikler bütününü önermek daha mantıklı olarak görülmektedir.   Canlıların yaratıldıktan sonra değişime uğramadıklarını ileri süren ve türlerin değişmezliğini benimseyen kuramların aksine, evrim kavramı, en temel ifadesiyle canlıların değişime uğradıklarını, bu değişimlerin ve uzun birikimlerin sonunda daha karmaşık, daha çok sayıda türlerin ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Avrupa'da, 17. ve 18. yüzyılda Rönesans ile başlayan Bilim Devrimi ile birlikte statik evren görüşü de terk edilmeye başlanmıştır. 17. yüzyılda İngiliz botanik bilgini John Ray'in öncülüğünde bitki ve hayvan türlerinin sınıflandırılması ve isimlendirilmesi çalışmaları, 18. yüzyılda İsveç'li doğa bilgini Carolus Linnaeus ile bir sisteme oturmuştur. Bu sisteme göre doğadaki her canlı organizma cins ve tür olmak üzere ikili isimlendirme (binomial) sistemiyle tanımlanır.  Linnaeus sınıflandırmasına göre insan; Alem:Animalia ( Hayvanlar alemi) Phylum: Cordata (Kordalılar), Classis: Mamalia(Memeliler),Ordo:  Primatlar, Familia: Hominidae, Genus:Homo, Species: sapiens olarak sınıflandırılır . Bu insanın biyolojik kimliğidir. Yaşayan her canlının bir akrabalık ilişkisi içinde bulunduğu göz önüne alındığında, insanın en yakın akrabalarının diğer primatlar olduğu görülmektedir. Ancak genetik olarak insanın ve insansı maymunların (Pongid) evrimsel yollarının günümüzden 8-6 milyon yıl önce ayrılmış olduğu düşünülmektedir (Arsebük 1999). O ayrımdan sonra insan ile Pongid’ler evrimlerini kendi başlarına ve ayrı ayrı yönlerde sürdürmüşlerdir.

İnsan birçok ortak özelliği diğer canlılarla paylaşabilmektedir. Ancak doğanın bir parçası olan insan, giderek doğadan kopmuş, biyolojik donanımının ötesinde kendine özgü bazı nitelikleri ile doğayı gözlemleyen biyokültürel bir varlık haline gelmiştir.

18. yüzyıldan başlayarak giderek artan bilimsel geziler, dünyanın çeşitli bölgelerinde ortaya çıkarılan fosiller, gelişen teknolojiyle hızlanan yol ve tünel yapımlarında meydana çıkarılan kanıtlar, canlı ve cansız doğanın evriminin birlikte ele alınması gerekliliğini ortaya koymuştur.  

Zamanımızdan yaklaşık olarak 25 milyon yıl önce başlayıp, 5.5 milyon yıl önce sona eren üçüncü zamanın Miyosen çağında yerküre gittikçe soğumaya, tropik ormanlarla kaplı alanlar kuraklaşmaya başlamıştır. Genet-Varcin, Wolpoff ve Binford'a göre miyosen çağda hominoid adını verilen iki önemli insansı üst aile gelişmiştir. Bunlar sivapithecus’lar ve dryopithecus’lardır. Coppens'e göre besinlerin temelini meyvenin  oluşturduğu değişik bir beslenme alışkanlığı, diğer primatlara oranla daha gelişmiş ve karmaşık bir beyin korteksiyle donanmış, her türlü ekolojik ortama kolayca uyum sağlayan bu yeni formların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Hominoid atatürlerinin ortaya çıkmasında ve çeşitlenmesinde değişik jeolojik ve iklimsel olaylar da önemli rol oynamıştır. Zamanımızdan 14 milyon yıl öncesinden itibaren, sivapithecus hominoidlerini Afrika, Avrupa ve Asya'nın çeşitli ekolojik ortamlarında görülür. Moleküler biyolojik bilgilere dayanarak Kottak, Asya sivapithecus’ larının 16 milyon yıl önce orangutana doğru evrimleştiğini, Afrika sivapithecus’larnın ise goril-şempanze ve insan ailesinin ortak atasal formları olabileceğini ileri sürmektedir. Franklin'e ve günümüzde geniş ölçüde benimsenen görüşe göre ise, ortak atadan ilk kopma jibon ile başlamış, bunu orangutan izlemiş, 10 milyon yıl önce goril, bu tarihten 100.000 yıl sonra da şempanze ortak atadan ayrılmıştır.

Texas San Antonio Biyomedikal Araştırma Merkezinden Jeffrey Rogers, şempanze, goril ve insanın DNA moleküllerindeki dizilim biçimlerine ilişkin yaptığı çalışmalarda bazı benzerliklerden söz etmektedir. Rogers'a göre, genetik analizler şempanzenin bir dizilime göre insana, farklı bir dizilime göre gorile daha yakın olduğunu göstermektedir. Franklin'e göre, moleküler saatin geriye doğru işletilmesindeki temel ilke, DNA molekülünün belirli bir zaman dilimindeki değişme hızıdır, insan ve şempanzenin DNA moleküllerinde ve albümin proteinlerinde % 99 oranında görülen benzerlik, bazı araştırmacılara göre her şey anlamına gelmez, önemli olan % 1'lik az ama öz ayrılıktır. Filogenetik, sistematik ve taksonomik olarak insan ve iri primat aileleri arasındaki ilişki, aynı evrim çizgisi üzerinde düşünülmemelidir. Ne insan iri primatların atasıdır, ne de primatlar insanın atası olmuşlardır.

ÇAĞDAŞ İNSAN

Dünyanın iki ayrı bölgesi, Ortadoğu ve Avrupa’da ele geçirilen kanıtlar, arkaik ve bugünkü toplumların bir arada yaşamış olduklarını göstermektedir. Daha önce görüldüğü gibi, bu iki toplum 50 bin yıl süreyle Ortadoğu’da birbirlerinin çağdaşı olmuşlardır. Aynı zamanda şunu da gördük ki alet teknolojisi açısından bu iki toplum arasında belirgin bir farklılık yoktu. Öte yandan bu, Erik Trinkaus’un deyimiyle,’’genetik açıdan farklı bu iki grubun en az bin kuşaklık bir süre boyunca yaşamlarını sürdürmelerine yetecek denli farklı davranış biçimlerinin ya da toprak kullanımının’’var olduğu anlamına gelebilir.

Bugünkü insanın dolayısıyla bugünkü coğrafi toplumların, yakın geçmişteki bir atasal toplumdan gelmiş oldukları temel genetik bulgularla da doğrulanmaktadır. Bugünkü insan toplumlarının Mitokondriyal DNA’larındaki genetik çeşitliliğin genel kapsamı, insansı maymun topluluklarındakinden daha dardır. İnsanla insansı maymunların 5 milyon yıl kadar önce ayrıştığını varsayalım. Eğer bugünkü insan grupları 1 milyon yıl önce oluşmuşsa, insanın Mitokondriyal DNA’sındaki değişikliğin insansı maymunlarınkinin beşte biri kadar olması gerekir. Gerçekte bu, onda birden daha fazladır.

Richard Klein’e göre ‘’Geniş, tarihöncesi Avrupa döneminde Üst Paleolitik insanlar, gerek ‘kültür’ün, gerekse ‘kültürler’in varlığın, geleneksel antropoloji açısından, arkeolojinin kendilerine bağladığı ilk insanlardı’’. Eğer bu tür bir özgünleştirme benimsenirse, Avrupa’daki anatomik ve arkeolojik örüntüler birbiriyle uyuşur; başka bir deyişle, bugünkü insanın davranış biçimi ile, anatomice bugünkü insanın ortaya çıkışı eş zamanlıdır. 

Bugün dünyada yaşamakta olan tüm insanlar tek bir türü oluştururlar ve dünyada şimdilik yaşayanlardan başka bir insan türü bulunmamaktadır. Ancak evrim tarihinin böyle “tekrenkli” olmadığı, çeşitli insan türlerinin aynı zaman içinde yaşamış oldukları gerçektir. İnsanın evrimiyle ilgili bir başka önemli tartışma da modern insanın (Homo sapiens sapiens) kökenidir. Bu konudaki görüşlerden biri, mitokondrial DNA araştırmalarını esas alarak, insan türünün günümüzden yaklaşık 140.000 yıl önce Afrika’da ortaya çıktığını ve daha sonra Afrika dışına göç ederek dünyaya yayıldığı şeklindedir. Diğer görüşse çağdaş insanın yaklaşık 40.000 yıl önce H.neanderthalensis’lerin evrimi sonucu ortaya çıkmış olduğudur. İki görüşün de haklı yanları bulunmaktadır. Ancak Üst Paleolitik Çağ’ın yaklaşık 40.000 yıl önce başlayan ayrı bir kültürel evreyi yansıtmasından dolayı modern insanın ortaya çıkışının 40.000 yıl öncesinde başlamış olduğunu kabul edebilir. Tüm Paleolitik Çağ boyunca kültürel durumu yansıtan alet yapımının insan türleriyle birlikte değiştiğini göz önüne aldığımızda bu, mantıksız olmayacaktır. Türümüzün belirgin bedensel özellikleri, özellikle uzun kemiklerinin narin bir yapıda olması, art kafa kemiğinin çıkık olmaması, kaş kemerlerinin olmaması, güçlü ense ve boyun kaslarının olmaması, yüzün dışarıya doğru çıkık olmaması, dişlerin ufak yapıda olması ve çene çıkıntısının olmasıdır. Bu narin yapısı Homo sapiens sapiens’in bedensel olarak zorlanmaya gereksinim duymamış olması ya da bu tür zorlukları yaptığı aletlerle aşması yüzündendir. Türümüzün yarattığı kültürler arasında olan Üst Paleolitik Çağ kültürleri, coğrafyaya göre farklılık gösterirler. Bu kültürlerin geçmiş kültürlerden farklı özellikleri arasında günümüze kalabilen kemik, boynuz, fildişi, deniz kabuğu gibi hammaddelerin de taş gibi hammaddelerle birlikte kullanılmış olmasıdır. Bir başka kültürel özellik ise, mağara resim ve kabartmalarının, küçük heykelciklerin yapılmasıyla kendini gösteren tinsel öğelerdir. Türümüzün gerçekleştirdiği önemli özelliklerden biri de insanların ilk defa Eski Dünya’nın dışına, Amerika ve Avustralya kıtalarında yaşamaya başlamış olmasıdır. İlk kez bazı hayvanları evcilleştiren ve bazı bitkileri kültüre alan, yerleşik yaşama geçip, köyler, kentler kuran da bizim türümüzdür. Ancak bu bizim türümüzün yaşamış tüm insan türlerinden daha yüce olduğunu göstermez. Pleistosen bitip de Holosen başlayınca insanlar oldukça hızlı bir kültürel değişim sürecine girmişlerdir. Son 12.000 yılda belki de 2.5 milyon yıl boyunca, tüm Paleolitik Çağ’da yaratılan yüzlerce katı kadar kültürel bilgi ve belge üretilmiştir. Binlerce sayfalık tarih kitaplarını dolduran Neolitik, Kalkolitik, yazının bulduğu Tunç çağları, Demirçağı, İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ, Yakınçağ evrim tarihimizin bu zamansal açıdan en küçük yer tutan döneminde, Homo sapiens sapiens aşamasında yaşadığımız çağlardır.                                                                                                    İsmail KÖKMEN

114
0
0
Yorum Yaz