Ülkemizdeki ve dünyamızdaki çevre sorunları ve bunların sebepler
18 05 2009

Ülkemizdeki ve dünyamızdaki çevre sorunları ve bunların sebepler

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de en buyuk çevre sorunu tahmin edildigi gibi kirlilik veya orman yangınları değil. Doğanın ve insanliğın sağlığını hatta varlığını tehdit eden birçok faktörün altında, çoğumuzun zararlı değil tam tersine faydalı gördüğü bir olgu yatıyor. Bu da insanlarin, gezegenimizi saran bir kansercesine durmak bilmeden artması, çogalması. En son UNESCO istatistiklerine göre, dunyanın ortalama yıllık nufus artış hızı yüzde 2.5. Bu da dünya nufusunun günde yaklaşık yarım milyon, yılda ise 150 milyon artması. Yani her yıl dünyaya 15 Istanbul’un daha eklenmesi. Dunyanin nufusu 1999’un Ekim ayında 6 milyarı geceçek. Ayrıca bu artış hızı yüzde olarak gerçekleştiğinden, her yıl dünyaya eklenen insanların sayısı toplam sayıya oranla artıyor. Eksponansiyel artış diye tanımlanan bu artış (banka faizleri gibi), doğada sadece sistemlerde görülüyor ve her zaman çokmeyle sonuçlanıyor. Örneğin yeni bir ortama gelen bir grup tavşan, eksponensiyal bir hızla üreyip buradaki kaynakların hepsini tüketince, aclıktan ölürler. Zaten daha açlıktan ölmeye başlamadan, artan nüfus yoğunluğu nedeniyle hastalıklara uygun bir ortam doğar ve salgin hastaliklar tavsanlarin buyuk bir kısmını ortadan kaldirabilir.

Her ne kadar zeki ve teknoloji sahibi canlılar olsak da, biz insanlarda doğa kurallarının esiriyiz. Dünyamızı buyuk bir ada gibi dusunursek, bizim de birgun kaynaklarimizi tamamiyle tuketecegimiz aşikar. Ama daha da onemlisi, kaynaklarimizin tamamiyle yok olmasini beklemek anlamsiz cunku bu olumcul asamaya gelmeden bile hizla artan nufus yuzunden ksi basina dusen kaynaklar azaliyor, salgin hastaliklar artiyor ve hayat standartlari giderek dusuyor. Her ne kadar bircok teknolojik gelismeler gerceklesse de, astronomik artis yuzunden bu teknolojik gelismelerin faydasi genellikle sadece bu gelismelerin cogunlugunu gerceklestiren Japonya, A.B.D. ve Avrupa ulkelerine dokunurken, her yil dunyada 1 milyar insan aclik sinirinin altinda yasamaya devam ediyor, gezegenimiz atiklarin altinda boguluyor ve dogal kaynaklarimiz hunharca tuketiliyor. Bunun yaninda, nufusu surekli artan ulkelerin kisitli kaynaklari durmaksizin cogalan vatandaslarina yetmiyor, herkese egitim hizmeti goturulemiyor, gelir ucurumu artiyor ve egitimsiz ve fakir cogunluk dusunmeden cocuk yapmaya devam ederek bu kisir donguyu devam ettiriyor. Her ne kadar hizla artan insan nufusu, egitimsizlik ve esit olmayan gelir dagilimi dunyanin cevresel ve diger sorunlarinin temelinde yatiyorsa da, bu nedenleri cozumlemeye calismanin yaninda, bunlarin dogaya ve insanlara verdigi zararlari onlemek de her toplumun onde gelen amaclarindan olmalidir. Nufus, egitimsizlik ve gelir dagilimi sorunlarinin kokenine inmek onemliyse de, gerek bu temel problemleri cozmek buyuk miktarda kaynak, zaman ve politik hareket gerektirdiginden, gerekse cevre sorunlari bir an once mudahele edilmesi gereken kritik bir seviyede olduklarindan, bu sorunlarin analizi ve cozumlenmesi, nufus, egitimsizlik ve esitsizlik kisir dongusunu kirmak kadar onemlidir.

Suphesiz ki dogal ortamlarin ortadan kaldirilmasi ve cevre kirliligi, en kritik, en zararli ve en cok cabuk mudahele gerektiren iki temel cevre sorunudur. Her ne kadar cok farkli gozukseler de, bunlarin kokeninde yatan da, hizli nufus artisi ve beraberinde getirdigi bilincsiz gelisme ve buyumedir. Hizli ekonomik buyume bir ulke icin faydalar getirse de, bu buyume plansiz ve duzensiz bir sekilde oldugunda cevreye buyuk zararlar verir. Bu ozellikle de ulkemiz icin gecerlidir. Ozellikle 1980’lerde yayilan “hizla ve ne pahasina olursa olsun buyume” dusunce yapisi nedeniyle, endustriyellesmenin tum yan etkileri goz ardi edildigi gibi, nufus ve sehier planlamasina gereken onem verilmedigi icin birkac temel merkez cok geliserek tasiyamayacaklari kapasitede insanlarin gelip buralara yerlesmelerine neden olmustur. Bunun sonucunda duzensiz, kuralsiz ve son derece hizli yapilasma ortaya cikarak, ozellikle de Istanbul ve Ankara gibi metropolislerimizdeki dogal yapinin hemen hepsini yok etmis ve gunumuzde sehirlerin su ve havasini da tehdit etmektedir. Ayni sekilde, duzensiz sanayilesme de benzer etkilere yol acmis, daha da kotusu, goz ardi edilen atik aritma programlarinin eksikligi yuzunden havamiz, suyumuz ve topragimiz inanilmaz miktarlara varan kimyasal maddelerle dehset verici bir sekilde kirletilmis ve kirletilmektedir.

Tabi hizli nufus artisi ve bilincsiz imarlasmanin etkileri sirf metropolislerle sinirli degildir. Ormanlarimiz aniz yakmaya, dogal bozkirlarimiz tarla acmaya, sulak alanlarimiz “islah” calismalarina, sahilerimiz amansizca kurulan turizm tesislerine, makilerimiz kecilere ve nehirlerimiz dusunmeden insa edilen barajlara kurban edilmektedir. Tabi bunlarin yaninda bircok diger dogal ortam da baska bircok sebep nedeniyle yok olmaktadir.

Tabiki tum bu yaptiklarimiz yanimiza kalmamaktadir. Hepimizin hatirlayacagi gibi, 1997’inin bahar aylarinda Bati Karadeniz bolgemiz korkunc bir sel felaketiyle sarsilmis, onlarca insan hayatini kaybetmis ve trilyonlarca liralik maddi zarar meydana gelmistir. Simdi sadece dere yataklarinin islahi ve tamiri icin 30 milyon dolar masraf yapilacaktir. Bu buyuk sel felaketinin en onemli sebeplerinden biri, Bati Karadeniz daglarindaki ormanlarin cogunun kesilmis olmasidir. Karadeniz’den gelen yagmurlari tutan ve sele donmesini engelleyen bu ormanlari kaybetmek, yoreyi boyle bir sel felaketine hazirlamistir. Bircogumuzun sadece kereste olarak gordugu bu ormanlar eger yok edilmemis olsalardi, bizi onlarca trilyon liralik zarardan kurtaracaklardi. Maalesef bircok ulke gibi, bizim de ekonomik planlarimizda boylesi cevre hizmetlerinin maddi katkilari hesap edilmez ve doga sadece tuketilerek kisa vadeli gelir elde edilebilecek kaynaklardan ibaret gorulur. Bu hatali dusunce yapisinin bir an once degismesi sarttir.

Dogal tahribatin yol actigi maddi kayiplarin belki de en iyi ornegi, yurdumuzu pencesine almis olan erozyondur. Son yillarda Hayrettin Karaca liderligindeki TEMA organizasyonunun faaliyetleri sayesinde farkina vardigimiz erozyon, yine de her yil buyuk kayiplara neden olmaktadir. Erozyon, bilincsiz tarim politikasi, orman ortusunun yakilarak ve kesilerek yok edilmesi ve koruyucu bitki ortusunun diger sebeplerle yok edilmesi sonucu, topragin ruzgar ve yagmurun asindirici etkisine maruz kalmasi sonucu meydana gelir. Turkiye’nin yuzey alaninin %73’u, yogun erozyon riskine sahiptir. Her yil ruzgar ve yagmur erozyonu nedeniyle 1 milyar tonun uzerinde toprak, akarsu, gol ve denizlere akmakta ve barajlari doldurarak islevlerini kisitlayip omurlerini kisaltmaktadir. Bunun yaninda, bitki ortusunun depolayabilecegi milyonlarca metrekup su, bize faydasi olabilecekken, her yil seller halinde buyuk felaketlere yol acmaktadir.
Yillik erozyonun bize maddi kaybi tahminen yaklasik 150 milyon dolardir ki bu Turkiye’nin yillik kimyasal gubre butcesinin on katidir. Erozyonla tasinan topraklar nehir ve gol ekosistemlerini olumsuz sekilde etkileyip balik nufuslarini azalmasina neden olmaktadir. En onemlisi de, erozyon yuzunden topraklarin yerini alttaki kaya tabakasi almakta, Turkiye hizla collesmektedir. Tahminlere gore ulkemizdeki erozyon yavaslatilamazsa, Turkiye’nin cogunlugu yarim asir icinde col halini alacaktir.

Kayiplarimiz sadece karayla sinirli degildir. Bir zamanlar elliye yakin tur baligin yakalandigi Marmara Denizi’nde, gunumuzde sadece dort ticari balik turu kalmistir ve onlarin da soyu tukenmek uzeredir. Ayni sekilde Karadeniz’in de balik stoklari tukenmis, Ege ve Akdeniz’in stoklari da tukenmenin esigine gelmislerdir. Yuzyillarca milli kaynaklarimiz, “Nasil olsa sahsimin degil”mantigiyla hareket eden bencil bireylerin yaptiklarinin kurbani olmustur. Benzer sekilde, ulkemizin dunya capindaki bitki, hayvan ve diger canli zenginligi, dogal ortamlarin amansizca yok edilmesinin yaninda, gerek biyolojik kacakcilik gerekse asiri avlanma nedeniyle buyuk bir hizla tukenmektedir. Afrika, Asya ve Avrupa ekosistemlerinin merkezinde olan ulkemiz, essiz bir dogal zenginlikle bagislanmis olmasina ragmen bu benzersiz hazineyi har vurup harman savurduk ve savuruyoruz. Bir zamanlar tum dunyada kaplan, aslan, leopar ve citayi sinirlarinda barindiran tek ulke olan Turkiye’de, artik leoparin (pars) varligi bile cok dusuk bir ihtimaldir. Ayni sekilde, gorkemli boz ayilarimiz ve kurtlarimiz, “canavar” diye hizla yok edilmekte, dunyanin cesitli ulkelerinde ekoturizmin gozbebegi olan ve buyuk miktarda gelir getiren bu canlilar, ulkemizden silinmektedirler. Bu gorkemli memelilerin yaninda, nergis ciceklerinden engerek yilanlarina, kelebeklerden doganlara, bircok ender ve/veya ulkemizden baska hicbir yerde bulunmayan sayisiz canli turu, kontrol edilemeyen birkac bencil vatan haini tarafindan yurtdisina kacirilmakta, halkimiz bu dogal hazinelerden mahrum edilmektedir.

Yanlis politikalar ve bencil bireyler yuzunden sadece canlilar degil, ayni zamanda tum ekosistemler de yitirilmektedir. “Bataklik” diye gorulen, dogal ve acidan buyuk onem tasiyan sulak alanlar kurutulmus ve kurutulmaktadir. Kuslara, baliklara ve daha bircok ture yuva islevi goren sazliklar kesilmekte ve yakilmakta, fabrikalar atiklarini hicbir kontrol olmadan sulak alanlara bosaltmakta, bircok ciftci istedikleri miktarlarda su cekmektedir. Bu yuzden Turkiye’nin dunya capinda onemi olan sulak alanlari giderek azalmakta, bircok sukusunun ve diger sulak alan canlisinin soyu tukenmis veya tukenmektedir. Benzer sekilde ozellikle Orta Anadolu’daki dogal bozkirlarimiz yakilmakta, tarlalara donusturulmekte ve mekanize tarim ve yogun bocek ilaci kullanimi nedeniyle bircok bozkir canlisinin soyu tukenmek uzeredir. Tabiki ciftcilerimiz de hayatlarini kazanmak zorundadir fakat bilincli bir cevre politikasiyla dogaya cok daha az zarar vererek ayni kari elde etmek, hatta toprak yogun kullanim sonucu kendini yenileme kapasitesini yitirmeyeceginden, cok daha karli cikmak mumkundur ve dunyanin bircok yerinde boyle bir tarim politikasinin faydalari gorulmustur.

Peki hic umit yok mu? Ulkemiz ve gezegenimizin diger kisimlari da Afrika’nin bir cok kesimi gibi dogal cesitliligin yok oldugu, bitki ortusunun ortadan kalktigi, hastalik ve acliktan hayatla olum arasinda gidip gelen insanlarla dolu corak, kirli haline mi gelecek? Dogal zenginligimizi yok etmemek icin sanayi, tarim ve gelisme acisindan buyuk fedakarliklar yapmak zorunda mi kalacagiz? Hayir. Her ne kadar dogamiz bizden cok cektiyse de, halen kurtulus umidi vardir. Ayrica bilincli bir cevre politikasinin , kararli bir sekilde uygulanmasi, degil kalkinmayi kosteklemek, ekolojik faydalarin yaninda, buyuk maddi kazanclar da getirebilecektir. Zaten saglikli bir doga, ayni zamanda saglikli bir ekonomi ve saglikli bir halk demektir. Kisa vadeli kazanclar icin gerceklestiren cevresel tahribat, dogal felaketler, kirlilik, saglik sorunlari ve kaynaklarin tukenmesi olarak bize geri donmektedir. Cevremize ve dogal kaynaklarimiza mumkun oldugu kadar az zarar vermeyi amaclayan bir kalkinma duzeni, dogal kaynaklarin tekrar tekrar kullanilip gelir getirmesinin yaninda, dogal felaketlerin ve cevresel kaynakli saglik sorunlarinin onune gecerek halkimiza trilyonlarca liralik fayda saglayacaktir. Dunya Bankasi’nin hesaplarina gore, ulkemizdeki buyuk sehirlerde gorulen seviyede su ve hava kirliligi, her yil kisi basina yaklasik 130 dolar kayba yol acmaktadir ki bu da ulkemizde her sene cevresel kaynakli saglik sorunlari ve isgucu kaybi nedeniyle 10 milyar dolarin kaybi demektir. Cevre kirliliginin onune gecmek, bu maddi kayibi buyuk miktarda azaltacaktir.

Dogal kaynaklarimizi bilincli bir sekilde kullanmamiz, sel felaketlerinin azalmasi, erozyonun onune gecilmesi, ormanlarimizdan tuketilmeden faydalanilmasi, balik stoklarimizin yerine gelmesi, collesmenin engellenmesi, tarim zararlilarinin, etcil bocekler, yilanlar ve yirtici kuslar gibi dogal metodlarla kontrol altina alinmasi ve bircok diger ekolojik faydayi beraberinde getirerek buyuk maddi kazanclar saglayacaktir. Mantikli olan, kaynaklarimizi hemen tuketerek bir daha gelir elde edilemez hale getirmek yerine, geri donusumlu bir sekilde, surekli gelir getirebilecek seviyede kullanarak ayni zamanda da saglik bir dogaya sahip olmaktir. Bunu saglamak icin halk bilinclendirilmeli, dogaya olumsuz etkisi olan kuruluslar bu etkilerine oranla vergilendirilmeli ve bu vergiler de cevresel problemler (ki buna halk sagligi da dahildir) icin kaynak olarak kullanilmalidir. Nasil bir sirket sahibi sermayesinin buyuk bir kismini sirket gelirlerine harciyorsa, sirketler esasinda halka ait olan dogal kaynaklari kullanip yine tum millete ait olan dogayi kirletmenin bedelini de odemelidirler.

Ayrica saglikli bir dogaya sahip olmak, gunumuzde buyuk bir gelir kaynagi olan ekoturizmi de beraberinde getirecektir. Her ne kadar ulkemizde tarih ve sahil turizmi on plandaysa da, dogal guzelliklerin ve biyolojik cesitliligin vurgulandigi cevre agirlikli ekoturizm gunumuzde dunya capinda hizla artmakta ve dunyanin bircok ulkesinde buyuk bir gelir kaynagi olusturmaktadir. Ozellikle Afrika’daki bircok ulke, her yil bu sayede milyonlarca dolar kazanmaktadir. Her ne kadar ulkemizde fil, aslan, zurafa gibi buyuk ve karizmatik canlilar olmasa da, Turkiye Guneydogu’daki collerden camlarin turkuaz denizle bulustugu Ege kiyilarina, buzullarla kapli daglardan Dogu Karadeniz’deki iliman iklim yagmur ormanlarina uzanan buyuk bir doga cesitligine sahiptir ki bu essiz bir ekoturizm potansiyelidir. Kus gozlemeden raftinge, dagcilikdan dalgicliga, ekoturizmin sayisiz yuzu vardir ve ortalama ekoturistin iyi gelir duzeyine sahip olmasi, bu alanin potansiyelini gostermektedir. Tabi Afrika’daki bircok olumsuz ornegin aksine, ekoturizmin dogaya en ufak bir zarar vermemesi ve gelirin yorede yasamayan birkac zengin kiside toplanmak yerine cogunlugunun faaliyetin gerceklestirildigi bolgede kalmasi sarttir. Bu sekilde, yore halki dogayi korumanin getirdigi kazanctan direk olarak yararlanabilecektir.

Demin belirtilenlerin yanisira, doga fotografciligi seyahatleri, nehir ve deniz kano gezileri, dag bisikleti turlari, doga yuruyusleri (ki bu, cok az malzeme gerektirdiginden, hemen her kisi tarafindan gerceklestirilebileceginden ve dogaya nispeten az zarar verdiginden, cok olumlu bir faaliyetdir) ve buyuk memeli turlerinin dikkatlice korunup, nufuslarinin arttirilip insanlara alismasi durumunda da, yabani yasam gozlem turlari, olasi ekoturizm faaliyetleri arasindadir. Ozellikle yabani yasam turlari, ulkemizde henuz olmayan ama buyuk gelir potansiyeli nedeniyle gelistirilmesi gereken bir alandir. Ayrica unutulmamalidir ki, her yil milyonlarca turist, ulkemizin sahillerini dogal guzellik ve temizlik nedeniyle secmektedir ve yapilan anketlere gore, Ege ve Akdeniz kiyilarimizda gorulen kontrolsuz imarlasma ve hizla artan kirlilik, ulkemize gelen turistlerin sayisinin dusmesinde buyuk rol oynamistir. Goruldugu gibi, cevre turizminin muthis bir potansiyeli vardir.

Tabi tum bu cevre reformlarinin gerceklesmesi, sadece ve sadece, reformlardan faydalanacak olan halkin destegiyle olabilir. Unutulmamalidir ki, cevre sorunlari tepeden gelen direktiflerle degil, bireysel karar ve faaliyetlerle cozumlenebilir. Sonucta demokrasilerde, devlet ancak halkin destegi oldugunun dusunurse bircok cevre kanunu yururuluge koyacaktir. Tabi bunun yaninda, bireylerin gunluk faaliyetleri de cevre sorunlarinin artip azalmasinda buyuk rol oynamaktadir. Her ne kadar cogumuz “Sirf benim yapmam ne farkedecek?” diye dusunsek de, bireylerin birbirlerini etkilemesi ve bir dusunce yapisinin yeterince birey tarafindan sergilenmesi sonucu toplumsal dusunce yapisinin degismesi, cevre hareketlerinin temel mekanizmasidir.
Toplumsal cevre hareketlerinde en onemli rol, devlet kuruluslari ile, halka dayanan, kar amaci gutmeyen, bagimsiz cevre kuruluslarina dusmektedir. Ne mutlu ki son yillarda bu kuruluslarin sayisi artmis ve gunumuzde, en basta Dogal Hayati Koruma Dernegi, TEMA ve CEKUL olmak uzere, ECED, CEVKOR, Nukleer Karsiti Platform, Doga ile Baris hareketi gibi bircok cevre organizasyonu basariyla faaliyetlerini surdurmektedir. Ornegin DHKD’nin 13,000 bin, TEMA’nin ise 32,000 uyesi olmasi, bu kuruluslarin ne kadar buyuk bir potensiyale sahip oldugunun gostergesidir. Devlet de cevre konusunda onemli adimlar atmis, bir Cevre Bakanligi kurulmus, ozellikle de cevre kirliligiyle basa cikmak uzere cesitli ekipler gorevlendirilmistir.
Yine de daha katetmemiz gerek daha cok yol vardir. Her ne kadar cesitli derneklerin ve devlet kuruluslarinin cevre konularina egilmesi umit vericiyse de, muhim olan bu konuda onemli sonuclarin alinmasidir. Ornegin Turkiye’de ruhsatli avcilarin 6 milyon oldugu dusunulurse (her ne kadar bilincli avcilar doganin korunmasinda onemli bir role sahipseler de, maalesef Turkiye’deki avcilarin cogu av stoklarini korumak acisindan olumlu hicbir sey yapmamaktadir), cevre derneklerinin katetmesi gereken yolun boyutlari ortadadir. Bunun yaninda, devletin de dogayi koruma acisindan daha aktif bir tavir takinmasi, cevre sorunlarina cok daha fazla kaynak ayirmasi, gerekli kanunlarin kagit uzerinde kalmayip dogaya zarar verenlerin hemen cezalandirilmasi ve kanunlarin gerek kapsam gerekse yaptirimlarim acisindan guncellestirilmesi sarttir. Her ne kadar tum bunlar daha fazla kaynak ve ozellikle de daha fazla halk destegi gerektiriyorsa da, cevre sorunlarinin maaliyetlerinin buyuklugu goz onune alindiginda bu konuda yapilan harcamalarin sadece iyi bir yatirim oldugu suphe goturmezdir.

6080
0
0
Yorum Yaz